dunya
19 Mart'tan bir yıl sonra: Türkiye'de yargıya güven nerede?

Ekrem İmamoğlu'nun gözaltı ve yargı sürecinin ardından yapılan ankete göre, davayı siyasi görenlerin oranı yüzde 66. Uzmanlar, yargıya güven bunalımının derinleştiği uyarısında bulunuyor.
Bu içerik, Gündem Pusulası Editör tarafından hazırlanır ve yeni bilgiler geldikçe güncellenir. İlk sinyal ve takip edilen kaynak: DW Turkce.
Hızlı Bağlam
İlgili konu sayfaları
Geçtiğimiz yıl 19 Mart tarihinde İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Ekrem İmamoğlu'nun gözaltına alınmasıyla başlayan ve akabinde açılan İBB davasıyla devam eden süreç, Türkiye'de yargı kurumuna duyulan güven tartışmalarını bir kez daha alevlendirdi. Aksoy Araştırma tarafından yakın zamanda açıklanan anket sonuçlarına göre, söz konusu davayı 'siyasi' olarak niteleyenlerin oranı yüzde 66'ya ulaşmış durumda. Bu veri, toplumun önemli bir kesiminin yargı süreçlerinin tarafsızlığına dair derin kaygılar taşıdığını ortaya koyuyor.
Detaylar
Aksoy Araştırma'nın Nisan 2025 başında kamuoyuyla paylaştığı anket, İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanlığı'na ilişkin davaya dair kamuoyu algısını net bir şekilde yansıtıyor. Katılımcıların yüzde 66'sı davayı siyasi motivasyonlarla açılmış olarak değerlendirirken, yalnızca belirli bir oran yargı sürecinin tamamen hukuki çerçevede ilerlediğine inanıyor. Anket, toplumdaki kutuplaşmanın yargı algısına da doğrudan yansıdığını gösteriyor; farklı siyasi görüşlere sahip seçmenler arasında yargıya güven konusunda ciddi bir uçurum bulunuyor.
Ekrem İmamoğlu'nun bir yıl önce, 19 Mart 2024'te gözaltına alınması geniş yankı uyandırmış ve ardından başlayan yargılamalar medyanın ve kamuoyunun gündeminden düşmemişti. Sürecin uzaması ve siyasi tartışmaların merkezinde kalması, yargının bağımsızlığı ve tarafsızlığına dair temel soruları sürekli canlı tuttu. Davanın teknik detaylarından ziyade, sembolik bir siyasi mücadele alanı olarak görülmeye başlanması, kurumsal güven erozyonunun boyutlarını gözler önüne seriyor.
Türkiye'de yargıya güven tartışmaları yeni değil. Son on yılda, yüksek profilli siyasi davalar, yargı reformları ve uluslararası indekslerdeki düşüşler, bu konuyu sürekli gündemde tuttu. Özellikle 2016 sonrası yaşanan değişimler ve 2017 anayasa değişikliği ile yargı yapısında meydana gelen dönüşüm, yargının siyasi iktidardan bağımsızlığı konusunda akademik ve sivil toplum çevrelerinde yoğun eleştirilere neden oldu. Avrupa Birliği ilerleme raporları da yıllardır yargı bağımsızlığı ve tarafsızlığı konusunda endişelerini dile getiriyor.
İmamoğlu davası, bu uzun vadeli bağlam içinde ele alındığında, bir kırılma noktası olarak değerlendiriliyor. Yerel yönetimler üzerinden yürütülen siyasi ve hukuki mücadelelerin tarihsel bir arka planı bulunuyor. Muhalefetin güçlü olduğu büyükşehir belediyelerinde son yıllarda yaşanan denetim ve soruşturma artışı, bu davayı izole bir olay olmaktan çıkarıp daha geniş bir siyasi davranış kalıbının parçası haline getiriyor. Bu durum, seçilmişler ile atanmışlar arasındaki gerilimin yargı arenasına taşınması olarak yorumlanıyor.
Uzmanlar, yargıya duyulan güvenin bu seviyelerde seyretmesinin kısa ve uzun vadede ciddi sonuçları olabileceği konusunda uyarıyor. Kısa vadede, siyasi istikrarsızlık ve toplumsal kutuplaşmanın derinleşmesi riski bulunuyor. Yargı kararlarının meşruiyetinin sorgulanması, toplumsal uzlaşıyı zorlaştırarak her siyasi krizin potansiyel olarak bir anayasal krize dönüşme ihtimalini artırıyor. Ayrıca, yatırım kararlarını etkileyen hukuki belirsizlik ortamı ekonomik riskleri de beraberinde getiriyor.
Uzun vadeli etkiler ise daha da kalıcı olabilir. Kurumsal güvenin aşınması, demokratik sistemin sağlıklı işleyişi için hayati önem taşıyan denge ve denetleme mekanizmalarını zayıflatır. Vatandaşların adalet arayışında yargıyı son çare olarak görmekten vazgeçmesi, alternatif çözüm arayışlarına veya toplumsal huzursuzluğa yol açabilir. Nesiller boyu sürecek bir hukuk devleti inancı kaybı, demokratik konsolidasyon sürecini ciddi şekilde sekteye uğratabilir.
Hukuk ve siyaset bilimi çevrelerinden analistler, Aksoy Araştırma'nın ortaya koyduğu yüzde 66'lık oranın alarm verici olduğu konusunda hemfikir. Uzmanlar, bu tür verilerin sadece bir siyasi davaya değil, genel olarak yargı sisteminin algısına dair ciddi bir güven bunalımına işaret ettiğini vurguluyor. Yargının siyasi çekişmelerin bir aktörü olarak görülmesinin, hukukun üstünlüğü ilkesini temelden sarsan bir gelişme olduğunun altı çiziliyor.
Bir diğer ortak değerlendirme, bu güven kaybının telafisinin uzun ve zahmetli bir süreç gerektirdiği yönünde. Analistlere göre, yargı mensuplarının bireysel ve kurumsal olarak tarafsızlıklarını her durumda açık şekilde ortaya koymaları, davaların hukuki tekniklere sıkı sıkıya bağlı ve şeffaf bir şekilde yürütülmesi ve siyasi aktörlerin yargıyı hedef alan aşırı söylemlerden kaçınması kritik önem taşıyor. Aksi takdirde, anketlerde görülen olumsuz algının kurumsal bir gerçeğe dönüşme riski artıyor. Sonuç olarak, 19 Mart'tan bir yıl sonra Türkiye, yargı ile toplum arasındaki kopukluğu onarmak için somut adımların acilen atılması gereken bir dönüm noktasında bulunuyor.




